📜Arhiva Ulcinj

Sarah Dunant - İsa'nın Gelinleri

Internet Archive🇺🇸 SAD5,000 karaktera · 1 strana
Original ↗

Strana 1 ↗

5000 kar.
NEW YORK TIMES BESTSELLER YAZARI Roman PEGASUS TENİN TUTKULARINA, RUHUN MUTLULUĞU i VE DOSTLUĞUN EBEDİ GÜCÜNE DAIR UNUTULMAZ BIR AŞK HIKAYESI 1570 yılı, İtalya'nın Ferrara şehri... Milanlı soylu bir aileden gelen on altı yaşındaki Serafina, ailesi tarafından gayri meşru bir aşk ilişkisi koparılarak ünlü Santa Caterina Manastırı'na yollanır. Ancak inatç duygusal, haşin ve cüretkâr, geleceği sabırsızlıkla bekleyecek kadar ger beklediği geleceğin elinden alındığını anlayacak kadar olgun bu g baskıyı artırıp manastır sakinlerine dünyevilikten tamamen kopuk t yaşamı dayatırken, Santa Caterina da bu değişimden payını alm ir. Serafina'nın hayalini kurduğu yaşama yeniden kavuşma mücadelesi bu dini ve siyasi çekişmelerin ortasında geçici dostluklara, ihâne entrikalara açıktır. ç On altıncı yüzyıl manastır yaşamını, genç bir rahibe adayının ; anlatan İsa'nın Gelinleri aşk ve tutku kadar tarihsel gerçekliği de göz ardı etmeyen sürükleyici bir tarihi roman. Gi“ “Renkli, tutkulu ve entrikalarla dolu geniş bir mozaik.” r 4 People F “Zekice ve ustalıkla yazılmış bir tarihî roman.” m The New York Times Book Review 4 i j > i “Şaşırtmacalarla dolu bir geçmiş bir tarihi: geçmişteki bir dü yeniden hayat veriyor ve ustalıkla genişn sanatına olan tu ee hareke x te geçırıyor. m The Wall Street Journal i r On altıncı yüzyılın ortasına gelindiğinde, Katolik Avrupa'daki evliliklerde gelinin ailesinin damada verdiği para o kadar artmıştı ki çoğu soylu ailenin birden fazla kızını evlendirmeye gücü yetmiyordu. Geri kalan genç kızlar -çok daha düşük bir bedel ödenerek— manastırlara gönderiliyordu. Tarihçilerin değerlendirmesine göre, İtalya'nın büyük kentlerinde ve şehir devletlerinde soylu kadınların yaklaşık yarısı rahibe oluyordu. Bunların hepsi de kendi isteğiyle gitmiyordu. Bu hikâye, 1570 yılında, kuzey İtalya'da, Ferrara şehrindeki Santa Caterina Manastırı'nda geçiyor. e A ak nN <D vÀ) Ör. gl BİRİNCİ BÖLÜM anastırın geceye özgü sessizliği, çığlıklar başlamadan önce, kendi özel sesleriyle yaşıyordu. Alt kattaki bir odada, Rahibe Ysbeta'nın, saten bir kumaşla bir bebek gibi kundaklanmış olan küçük köpeği rüyasında avlanıyor, her hırlayışı ve homurdanışı bir tavşanı köşeye sıkıştırmış olmaktan aldığı zevki gösteriyordu. Ysbeta'nın kendisi de av peşindeydi. Gümüş tepsisini ayna gibi kullanarak çenesindeki inatçı beyaz kılı cımbızla yakalarken, cımbızı tutan sağ eki tetikte bekliyordu. Kılı hızla çekiyor ve ondan kurtulmuş olmanın verdiği memnuniyetle duyduğu acıyı, bir nefeste ağzından çıkan, tek bir aah sesiyle dile getiriyordu. Avlunun karşı tarafındaki bir odada, çocuk gibi yumuşak yanakları olan iki tombul genç kadın, bedenleri bir demet çıra gibi birbirine karışmış olarak tek kişilik bir şiltenin üstünde yatıyordu. Yüzleri birbirine o kadar yakındı ki neredeyse nefeslerini sırayla alıp verir gibiydiler. Biri nefesini dışarı verirken diğeri içine çekiyor ve bu böyle devam edip gidiyordu. Sanki aynı pasta ya da kekten yemişler veya aynı baharatlı şarap kadehinden içmişler gibi, havada tatlımsı bir koku (melek otu ya da nane olabilir) vardı. Her ne yediler ya da içtilerse bu, ikisinin de derin RILE İsa'nın Gelinleri bir uykuya dalmalarına neden olmuştu. Memnuniyetleri, odanın içinde haz dolu bir mırıltı olarak dolaşıyordu. O sırada, Rahibe Benedicta'nın kafası müzikle o kadar doluydu ki kendini güç tutuyordu. Bu gece, kafasının içinde, Epifani Bayramı'nda koronun söyleyeceği ilahideki sesler, bir dokumadaki iplikler gibi birbirinin arasından ve üstünden geçip duruyordu. Kimi zaman o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki onları, sel gibi akıp giden bu beyaz notaları kara tahtasına güçlükle kaydedebiliyordu. Benedicta'nın, hemen hemen hiç uyumadığı geceler olurdu. Ya da sesler o kadar ısrarcı olurdu ki kendini onlarla birlikte yüksek sesle ilahi söylemek zorunda hissederdi. Buna rağmen, ertesi gün onu uyaran ya da yemekhanede birden uyuklamaya başlarsa uyandıran olmazdı. Besteleri, manastırın ününe ün kattığı ve bağışçılar getirdiği için tuhaf davranışları görmezden gelinirdi. Onun aksine, genç Rahibe Perseveranza, kendini acıların müziğine kaptırmıştı. Don yağından yapılmış tek bir mum odasını gölgelerle doldurmaktaydı. Gömleği çok ince olduğu için taş duvara dayanırken kış rutubetini hissediyordu. Önce, baldırlarının ve kalçalarının üstündeki kumaşı yukarı kaldırıyor, sonra, kumaş, bedenindeki açık yaralara yapıştığı yerlere takılıp kaldıkça titrek iniltiler çıkararak daha büyük bir dikkatle karnının üstündeki kısmı yukarı doğru çekiyordu. Sık sık nefes alarak dinlenmek için bir iki kere duruyor, sonra dirençle karşılaştığı yerlere daha büyük bir güçle asılıyor ve sonunda, yenilenmemiş olan deri yırtılıyor ve kumaşla birlikte kalkıyordu. Genç rahibenin belindeki, iç tarafında bir dizi kısa çivi bulunan meşin kemer mum ışığında görünüyordu. Bu çivilerden birkaç tanesi o kadar derine saplanmıştı ki sadece meşin ile derinin birbiriyle kaynaştığı noktalardaki şiş ve kabuklu yaralar görünüyordu. Genç rahibe, parmağıyla yavaşça ve ısrarla,